Çeviri Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çeviri Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2021 Pazartesi

Beton: Dünyanın En Tahripkar Materyali


Kireç ocakları ve çimento fabrikaları havayı sık sık kirleten kaynaklardandır. Foto: Zoonar GmbH/Alamy

Siz, bu makaleyi okurken küresel inşaat endüstrisi 19 binden fazla beton havuzu boşaltmış, makalenin yarısına geldiğinizde Albert Hall binasını doldurup Hyde Park'a taşmış, bir gün içerisinde neredeyse Çin'in Üç Boğaz Barajı boyutuna yaklaşmış, tek bir yıl içerisinde ise İngiltere'deki her tepe, vadi, kuytu köşe ve sığınağın üzerine taraça çıkabilecek kadar yeterli beton olmuş olacak.

Beton, sudan sonra, gezegenimizde en yaygın kullanılan maddesidir. Eğer çimento endüstrisi bir ülke olsa, Çin ve Birleşik Devletler'in ardından 2.8 milyar tona erişen karbondioksit salınımıyla en büyük üçüncü ülke olurdu.

Bu materyal, milyonların başını sokacağı evler inşa edip doğal felaketlere karşı savunmamızı güçlendiren, sağlık, eğitim, ulaşım, enerji ve endüstri için bir yapı sağlayan modern gelişimin temelidir.

Doğayı betonla evcilleştirmeye çalışıyoruz. Beton levhalar bizi kötü havadan korumakta, yağmuru başımızdan, soğuğu kemiklerimizden, çamuru ayaklarımızdan uzak tutmaktadır. Ne var ki, bunlar aynı zamanda geniş verimli toprak alanlarını mezara çevirip ırmakları pasifleştirir, doğal yerleşimleri boğar ve -kaya sertliğinde ikinci bir deri işleviyle- kentsel kalelerimizin dışarısında neler olduğuna dair bizi hissizleştirir.

Bizim mavi-yeşil dünyamız her saniye grileşiyor. Bir hesaplamaya göre beton, gezegendeki her ağaç, çalılık, fundalığın oluşturduğu karbon kitlesine ağır bastığı noktayı çoktan geçmiş durumda olabiliriz. Bu açıdan, inşa edilmiş çevremiz doğal olandan daha fazla gelişiyor. Gelgelelim, inşaat dünyası, doğal dünyanın aksine, aslında büyümez. Bunun yerine, ondan beklenen ana nitelik katılaştırıp sonra da çok yavaş aşınmasıdır.


Geçen 60 yıl boyunca üretilen bütün plastik miktarı 8 milyar tona ulaşmıştır. Çimento endüstrisi her iki yıl da bu miktardan daha fazlasını dışarı pompalamaktadır. Ne var ki sorun plastikten daha büyük de olsa genelde daha az oranda ciddi görülür. Beton, fosil yakıtlardan türetilmez. Balinaların ya da martıların karınlarında bulunmaz. Doktorlar, beton izlerini kanımızda rastlamaz. Onu ne meşe ağaçlarına dolaşmış ne de yeraltı kanalizasyon atıklarına karışır halde görürüz. Betonun bizimle nerede olduğunu biliriz. Ya da daha net olmak adına, onun nereye gittiğini biliriz: hiçbir yere. Bu da ona kesinkes güvenme nedenimizdir.

İnsanın özlem duyduğu, elbette, bu katılıktır. Ağırlığı ve dayanıklılığıyla sevilmektedir. Zamanı, doğayı, hava durumunu ve körfezdeki entropiyi tutarak böylece modern hayatın temel işlevini görür. Çelikle birleştiğinde barajlarımızın patlamasını, gökdelenlerin devrilmemesini, yollarımızın çökmemesini ve elektrik şebekesinin bağlı kalmasını sağlar.

Katılık, kafa karıştırıcı zamanlarda özellikle çekici bir niteliktir. Ama, aşırı olan herhangi bir iyi şey gibi, çözdüklerinden fazla sorun yaratabilir.

Beton on yıllar boyunca doğaya direnç gösterebilir, sonradan birden bire etkisini artırır. Katrina kasırgasından sonra New Orleans'ı, Harvey'den sonra Houston'ı ele alalım. Bu kentler felaketi çok daha şiddetli yaşadılar, çünkü kenar mahalle sokakları yağmuru emememiş, fırtına giderleri, bozulmuş iklimin yeni aşırılıkları için maalesef yetersiz olduğunu ispatlamıştı.


Üretimin bütün aşamaları ele alındığında dünya karbon salınımından % 4-8 arasında beton sorumludur. Materyaller arasında sadece kömür, petrol ve gaz, sera gazlarının büyük kaynaklarıdır. Betonun karbondioksit salınımının yarısı cüruf üretimi sürecinde açığa çıkmaktadır; bu süreç, beton yapımının en yoğun enerji gerektiren kısmıdır. Lakin, diğer çevresel etkileri daha da az anlaşılmaktadır. Beton, suya kanamış bir canavar olarak dünyanın endüstriyel su kullanımında neredeyse 10. sıradadır. Bu da içme ve sulama kaynakları için sıkıntıya sebebiyet verir, çünkü tüketimin %75'i kurak ve su kıtlığı yaşayan bölgelerdedir. Beton ayrıca, şehirlerde, güneş ısısını emerek, araba egzoz ve klima gazlarını hapsederek ısı-ada etkisine katkı yapar -gerçi bu en azından siyah asfalttan daha iyidir. Buna ek olarak, silikoz ve diğer solunum rahatsızlık sorunlarını daha da kötüleştirir. Stok ve mikserlerden uçuşan toz, Delhi'yi boğan partiküllerin %10'u kadarına katkı sunuyor. Araştırmacıların Delhi'de 2015 yılındaki bulgularına göre, hava kirliliği endeksi, en büyük 19 inşaat sitesinin hepsinde güvenlik seviyesini en az üç kat aşmış durumda. Taş ocakları ve çimento fabrikaları da, buralardaki materyalleri aralarında ve inşaat sitelerinde taşıyan kamyonlarla birlikte sık sık kirlilik kaynakları olarak yer almaktadır. Bu ölçekte, dünyanın birçok plajını ve ırmak yataklarını tahrip eden kum çekimi de felaket yaratabiliyor. Böylesi bir madencilik şu an artan bir oranda örgütlü şuç çeteleri ve cinayetle sonuçlanan şiddet ağıyla yürütülüyor.

Bu da betonun en az anlaşılan ama en şiddetli etkisini oluşturuyor. Beton, insanlığın bağımlı olduğu toprağın verimliliği, polenleşme, sel denetimi, oksijen üretimi ve su arınması gibi ekolojik işlevleri altüst ederek doğal altyapıyı yok etmektedir.

Beton, uygarlığımızı yukarılara, Dubai'deki Burç Halife gökdeleninin 163. katına taşıyarak yaşam alanı yaratabilir. Ne yazık ki aynı zamanda insan ayak izi verimli toprakların üzerine yayılır ve yerleşim alanları nefessiz kalır. Biyoçeşitlilik krizi -ki pek çok bilim insanı iklim kaosu kadar tehdit olduğuna inanıyor- esas olarak yabanıllığın tarıma, endüstriyel bölgelere ve konut bloklarına dönüşümüyle meydana gelir. Yüzlerce yıldır, insanlık, bu çevresel altüst oluş pahasına betonun şüphe götürmeyen faydalarını kabul edegeldi. Ancak şimdi bu denge diğer tarafa doğru bozulabilir.

Roma'daki Panteon ve Kolezyum, kum, çakıllı kum (genelde çakıl taşı ya da taş) ve su ile karıştırılmış kireç bazlı fırınlanmış tutkal karışımı olan betonun dayanıklılığına delildir. Bu tutkalın endüstrileşmiş modern biçimi -Portland çimentosu- 1824 yılında Joseph Aspdin tarafından Leeds'te "yapay taş"ın bir formu olarak tescillendi. Bu daha sonradan, Empire State binası gibi art deco gökdelenlerin temeli olan güçlendirilmiş betonu yaratmak için çelik çubuk ya da ağlarla birleştirildi.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra, beton, bombalamalarla yıkılan kentleri yeniden inşa etmede pahalı olmayan ve basit bir yol sunduğunda ırmaklarca akmaya başladı. Bu, Le Corbusier gibi betonarmeci mimarların dönemiydi. Onu da fütürist Oscar Niemeyer'in serbest akan çizgileri ve Tadao Ando'nun seçkin hatları takip etti - tabi bunların yanısıra barajların, köprülerin, limanların, resmi binaların, üniversite yerleşkelerinin, alışveriş mağazalarının ve tek tip çirkin araba parklarının sürekli büyüyen niceliği var. 1950'de, beton üretimi çeliğinkine eşitti; 1950'lerden itibaren üretimi 25 kat artarken metal yapım eşinden 3 kat daha hızlı büyüdü.

Estetiğe dair tartışmalar, Owen Luder'in betonarme Tricorn Merkezini "filin küflü dışkısı" olarak eleştiren Prens Charles gibi gelenekselciler ile betonu, kitleler için ucuz tasarım, ölçü ve dayanıklılığın bir aracı olarak gören modernleşmeciler arasında kutuplaşma yaratan eğilimi göstermektedir.

Beton politikaları az oranda ayrımcı, daha çok aşındırıcıdır. Burada asıl sorun eylemsizliktir. Bir kez bu materyal politikacıları, bürokratları ve inşaat şirketlerini bağladığında sonlandırıcı bağlantıyı değiştirmek neredeyse imkansızdır. Parti liderleri inşaat firmalarından bağış ve rüşvet almaya, devlet planlamacıları iktisadi gelişimi sürdürmede daha fazla projeye, patronlar da para akışının devam etmesini, çalışanın istihdamını sağlamak ve siyasi etkisini yüksek tutmak için daha fazla sözleşmeye ihtiyaç duyar. Dolayısıyla çevresel ve sosyal açıdan güven vermeyen altyapı projeleri ve çimento-festivallerine yönelik bu hiç sona ermeyen yoğun siyasi ilgi Olimpiyatlar, Dünya Kupası ve uluslararası sergileri beğeniyle karşılar.

Buna verilebilecek klasik örnek Japonya'dır. Bu ülke, 20. yüzyılın ikinci yarısında betona öylesine yoğun bir arzuyla sarılmıştır ki ülkenin yönetim yapısı sık sık doken kokka (inşaat devleti) olarak betimlenmiştir.
 

Tokyo'yu tayfun mevsiminde su taşkınlarına karşı korumak için inşaa edilen basınç denetimli su tankları


Beton, ilk başta, ikinci dünya savaşında nükleer savaş başlıkları ve bombalarla tahrip olan şehirleri yeniden inşa etmede ucuz bir materyaldi. Sonra da, süper hızlı iktisadi gelişimin yeni bir modeli için temel oluşturdu: Shinkansen hızlı treni için yeni ray hatları, yükseltilen otoyollar için yeni tüneller ve köprüler, havalimanları için uçuş pistleri, 1964 Olimpiyatları ve Osaka Expo için yeni stadyumlar, yeni belediye binaları, okullar ve spor tesisleri.

Bu gelişmeler de ekonomiyi 1980'lerin sonlarına kadar yaklaşık iki haneli büyüme oranlarına hızla yükseltirken istihdamın yüksek kalmasını sağlayarak hükümetteki Liberal Demokratik partiye aşırı baskıcı bir iktidar sundu. Dönemin önemli siyasileri -Kakuei Tanaka, Yasuhiro Nakasone ve Noboru Takeshita gibi adamlar- memleketlerine çok büyük projeler getirebildikleri için yargılandılar. Devasa rüşvetler normal hale gelmişti. Ara bulucu ve itaat ettirici hizmetlerde bulunan Yakuza çetesi de kendi payını alıyordu. Altı inşaat firmasının (Schimizu, Taisei, Kajima, Takenaka) ihaleye fesat karıştırması ve neredeyse tekel olması, politikacılara çok büyük rüşvet sağlamada yeterince kazançlı sözleşmeler sağlamıştı. Doken kokka, ulusal ölçekte yasa dışı yollarla bir para kazanma yoluydu.


Buna karşın, çevreyi mahvetmeden yararlı bir şekilde hazırlayabileceğiniz sadece çok miktarda beton vardır. En yaratıcı politikacıların bile hükümetin canlandırıcı harcama paketlerini meşru göstermek için mücadele ettikleri 1990'larda gittikçe azalan kazançlar görünür hale gelmişti. Bu dönemde olağanüstü pahalı köprüler nüfusu az bölgelere kurulmuş, küçük kırsal topluluklar arasında çok şeritli yollar yapılmış, geriye kalan az sayıdaki doğal ırmak kıyısı çimentoyla kaplanmış, Japon sahil şeridinin %40'ını koruması varsayımıyla deniz duvarlarına gittikçe artan miktarlarda beton dökülmüştür.


Uzun süredir Japonya'da ikamet eden yazar Alex Kerr, Köpekler ve Şeytanlar adlı kitabında, sel baskınlarını ve heyelanları önlemek adına tepe yamaçlarının ve ırmak kıyılarını çimentoyla kaplanmasının yasını tutar. Bir gazeteciye verdiği mülakatta, hükümetlerce giderayak sübvanse edilmiş projelerin "dağlara, ırmaklara, akarsulara, göllere, sulak alanlara, yani her yere dile getirilmemiş zarar ziyana neden olmuştur - ve artan bir hızda da devam etmektedir. Modern Japonya'nın gerçekliği budur, hasarlar da belirsizce sürmektedir."


Japonya'da metrekarede yer alan beton miktarının Amerika'dakinin 30 katı olduğunu, hacmin ise neredeyse aynı olduğunu söyleyen Kerr'e göre, "Yani, Kaliforniya büyüklüğünde bir eyaletin bütün Birleşik Devletlerinkiyle aynı miktarda beton dökmesinden bahsediyoruz. Japonya'da ne olduğunu anlamak için Amerika'nın küçük alışveriş merkezlerini ve kentsel yayılımını 30 ile çarpın."


Gelenekçiler ve çevreciler korkuya kapıldılar ve de göz ardı edildiler. Japonya'nın çimentoya bürünmesi doğa ile uyum ve mujo'nun (süreksizlik) takdir edilmesi anlayışını taşıyan klasik estetik idealine karşı gerçekleşmekteydi, ne var ki sismik faaliyet açısından dünyanın en etkin ülkelerinden birinin gittikçe artan deprem ve tsunami korkusu düşünüldüğünde anlaşılabilirdi. Nehirler boyunca yapılan gri yamaçların ve kıyıların çirkin olduğunu herkes biliyordu, gelgelelim evlerini selden koruduğu sürece kimsenin de umurunda değildi.


Tahripkar 2011 Tohoku deprem ve tsunamisini daha da şok edici hale getirmişti. Ishinomaki, Kamaishi ve Kitakami gibi kıyı şehirlerinde on yıllar önce yapılmış devasa deniz duvarları dakikalar içerisinde bataklığa dönüştü. Neredeyse 16 bin insan ölmüş, bir milyon yapı yok olmuş ya da zarar görmüş, şehir sokakları karaya oturmuş gemilerle kapanmış, liman su yolları sürüklenen arabalarla dolmuştu. Fukushima'da olanlar ise daha da tedirgin ediciydi. Okyanusun ani kabarması Fukushima Daiichi nükleer santralinin dış savunmasını sarmış, 7 seviyesinde bir erimeye neden olmuştu.

Kısaca, görünen o ki, insanın kendini aptalca beğenmişliği doğanın gücüyle karşılaştığında bu durum Japonya için Kral Canute’u* hatırlatabilirdi. Gelgelelim, beton lobisi o kadar güçlüydü ki Liberal Demokrat Parti bir yıl sonra iktidara şu sözle döndü: gelecek on yılda kamu harcamaları için 200 trilyon yen harcanacak. Bu da Japonya ekonomik üretiminin yaklaşık %40'ına eşitti.

‘Herhangi bir kötü bir şey yapmamış olmamıza rağmen bu duvar bize hapisteymişiz hissettiriyor.’ Japonya, Yamada’da bir deniz duvarı. 2018. Foto: Kim Kyung-Hoon/Reuters



İnşaat firmalarından bir kez daha denizi geride tutmaları istendi, bu sefer daha da yüksek ve kalın bariyerler ile. Bunların değerleri tartışmalıdır. Mühendisler, 12 metre yüksekliğindeki bu beton duvarların gelecekteki tsunamileri durduracağını ya da en azından şiddetini azaltacağını iddia ederken yerli ahali böylesi sözlere aşinaydı. Bu savunma setlerinin koruduğu alan da insani açıdan daha düşük değerdedir. Şimdi ise bu arazi geniş oranda nüfusunu kaybetmiş, balık çiftlikleri ve çeltik sahalarıyla dolmuştur. Çevrecilere göre mangrov ağaçları çok daha ucuz bir tampon sağlayabilirdi. Daha da önemlisi tsunamiden korkan birçok yerli bile kendileri ile okyanus arasında bir beton olmasından nefret etmekte.


İstiridye avcısı Atsushi Fujita, Reuters’a şöyle dert yanmaktadır: “Herhangi kötü bir şey yapmamış olmamıza rağmen bu duvar bizi sanki bir hapishanede gibi hissettiriyor.” Bu devasa kütlesel yeni yapıların fotoğraflarını çeken Tokyo doğumlu fotoğrafçı Tadashi Ono’ya göre de “artık denizi göremiyoruz.” Bu duvarları Japon tarih ve kültürünü terk etmek olarak betimleyen Ono’ya göre, “bizim uygarlık olarak zenginliğimiz okyanusla olan temasımızdır. Japonya her zaman denizle bir arada olagelmiş, ve deniz tarafından korunmuştur. Ne var ki şimdi Japon hükümeti denizi kapatmaya karar vermiş durumda.”

Bundan kaçınılamazdı. Beton, dünya çapında, gelişimle eş anlamlı bir kelime haline gelmiştir. Kuramsal açıdan, insani gelişmişliğin takdire layık hedefi, yaşam beklentisi, bebek ölüm oranı ve eğitim seviyesi gibi bir dizi iktisadi ve sosyal gösterimlerle ölçülür. Ama, siyasi liderler içinse, şu ana kadar ki en önemli ölçüt, gayri safi yurtiçi hasıladır (GSYİH). İktisadi etkinliğin bir ölçümü olan bu gelir, hiç olmadığı kadar, ekonomik büyümenin bir hesabı olarak iş görür. GSYİH ile bir hükümet, dünyadaki ağırlığını tartar. Ve hiç bir şey, bir ülkeyi beton kadar daha güçlü gösteremez.

Kimi aşamalarda her ülke için bu doğrudur. Gelişimin ilk evrelerinde devasa inşaat projeleri boksörün kaslanması gibi faydalıdır. Ne var ki çoktan olgunluğa kavuşmuş ekonomiler için böylesi bir gelişim yaşını almış bir atletin daha güçlü hormon alarak daha az etki elde etmesi gibi zararlıdır. 1997-98 Asya finans krizinde, Keynesçi iktisatçılar Japon hükümetine verdiği tavsiye, GSYİH gelişimini hızlandırmanın en iyi yolunun toprakta bir çukur açarak içini doldurmak olduğu şeklindeydi. Tercihen de çimento ile. Çukur ne kadar büyük olursa, o kadar iyi sonuç verecekti. Bu da kazanç ve istihdam anlamına gelmekteydi. İnsanların yaşamını geliştirmek için bir şeylerin yapılması noktasında bir milleti seferbet etmek elbette çok daha kolaydır. Gelgelelim, her iki yolda da çimento, düzenlemenin olası bir parçası olacaktır. Bu yöntem, Roosevelt'in 1930'lardaki Yeni Anlaşma anlayışının arkasındaki düşünceydi. Durağanlığı sona erdiren ulusal bir proje olarak Birleşik Devletlerde kutlanan bu yöntem aynı zamanda o zamana kadarki en büyük beton dökme faaliyeti olarak da tanımlanabilir. Hoover Barajı tek başına 3.3 milyon metreküp gereksinimiyle o zamanki dünya rekorunu kırmıştı. İnşaat firmasının iddiasına göre bu baraj insanlık uygarlığından daha uzun süre hayatta kalacaktır.

Yine de bu hacim, söz konusu materyalin doğayla içiçe geçmiş uygarlığa ait bir kültürü nasıl da bir ekonomiye (GSYİH istatistikleri takıntılı üretim) dönüştürdüğüne en büyük örnek olan Çin'in 21. yüzyılın süper beton gücü niteliğiyle karşılaştırıldığında hafif sıklet kalır. Pekin'in gelişmekte olan ülkeden süper güç haline gelmek üzere olan bir ülkeye sıra dışı hızla yükselişi dağlarca çimento, sahillerce kum ve göllerce su gerektirmiştir. Bu materyallerin karıştırılma hızı belki de modern çağın en şaşırtıcı istatistiğidir: 2003'ten bu yana, Çin, her üç yılda bir ABD'nin bütün 20. yüzyıl boyunca yapabildiğinden daha fazla çimento toprağa dökmüştür. 

Çin, günümüzde, dünya beton hacminin neredeyse yarısını kullanmaktadır. 2017'deki ekonomik büyümenin üçte birini inşaat sektörü -yollar, köprüler, demir yolları, kentsel büyüme ve diğer çimento ve çelik projeleri- sağlamıştır. Belli başlı her şehir, küçük beyaz plastik modeller devasa alışveriş merkezlerine, yerleşim komplekslerine ve beton kulelere dönerken daimi bir şekilde güncellenmek zorunda olan kat hacminde ölçekli kentsel gelişim planına sahiptir.

Çin, ne var ki, kendisinden önce "gelişmiş" ABD, Japonya, Güney Kore ve diğer bütün ülkeler gibi, basitçe beton dökme noktasına ulaştığı noktada yarardan çok zarara neden olmaktadır. Hayalet alışveriş mağazaları, yarı boş kasabalar ve beyaz fil** stadyumlar bu müsrif harcamanın artan işaretleridir. Günde neredeyse beş uçuşla açılan Luliang'daki devasa yeni havalimanı ya da Olimpik Kuş Yuvası stadyumu o kadar kapasite altında kalmıştır ki şu an bir mekandan ziyade anıt görünümündedir. Gerçi "inşa et, insanlar gelir" söylemi doğruluğunu geçmişte ispatlasa da, Çin hükümeti kaygılıydı. Ulusal İstatistik Bürosu 450 km karelik satılmamış yerleşim kat alanı bulduktan sonra ülkenin başkanı Xi Jinping aşırı gelişimin tamamen ortadan kaldırılmasını talep etti.       
The Three Gorges Dam on the Yangtze River, China is the largest concrete structure in the world.
Çin, Yangzte Irmağındaki Üç Boğaz Barajı dünyanın en büyük beton yapısıdır.



Boş ve köhnemiş yapılar sadece bir hilkat garibesi değil, ayrıca ekonomiye bir yük, tarım arazilerinde bir atıktır. Daha çok yapı daha çok çimento ve çelik fabrikası gerektirmekte, daha fazla kirliliğe neden olup karbondioksit salmaktadır.  Çinli peyzaj mimar Yu Kongjian'ın dikkat çektiği üzere, bu yapılar, insan varlığının nihayetinde bağımlı olduğu ekosistemleri de -verimli toprağı, kendi kendini temizleyen akarsuları, fırtınaya dayanaklı mangrove bataklıkları, taşkın önleyen ormanları- nefessiz bırakmakta, "eko-güvenliğe" bir tehdit oluşturmaktadır.   


Yu, doğal bitki örtüsünü ve ırmak boylarını yeniden tesis etmek mümkün olduğunda betonu söküp atarak betonu suçlamanın bayraktarlığını yapagelmiştir. "The Art of Survival" adlı etkili kitabında Çin'in doğayla uyum gösteren Taoist ideallerinden tehlikeli bir şekilde epey uzaklaştığı uyarısında bulunarak "takip ettiğimiz kentleşme yöntemi ölüme çıkan bir yoldur" demiştir. 

Yu, halihazırdaki Çin gelişim modelinin kırılganlığının gittikçe farkına varan hükümet yetkililerine danışmanlık hizmeti vermektedir. Ne var ki bu resmi görevlilerin hareket kapsamı sınırlıdır. Beton ekonomisinin ilk ivmelenimi her zaman beton politikalarındaki atalet takip etmektedir. Başkan, iktisadi odağının yönünü, "güzel bir ülke" ve "ekolojik bir uygarlık" yaratmak için dumanlar çıkaran ağır endüstrilerden uzağa, yüksek teknoloji üretimine doğru çevirmeye söz vermiştir. Hükümet şu an, insanlık tarihindeki en büyük inşaat gelişiminin gürültüsünü azaltmaya çalışsa da Xi, 55 milyondan fazla işçinin olduğu bu sektörün kolayca sönmesine izin veremez -bu sayı neredeyse Birleşik Krallık'ın nüfusu kadardır. Bunun yerine, Çin, diğer pekçok ülke gibi yapmakta, çevresel sıkıntısını ve aşırı kapasitesini deniz aşırı ülkelere ihraç etmektedir.    


Çin'in çokça övülen Kuşak ve Yol İnisiyatifi -Marshall Planı'ndan katbekat büyük denizaşırı altyapı yatırım projesi- Kazakistan'da yollara, Afrika'da en az 15 baraja, Brezilya'da demiryollarına, Pakistan, Yunanistan ve Sri Lanka'da limanlara savurganca para harcamayı taahhüt etmiştir. Bu ve diğer projelere hammadde tedarik edebilmek için Çin Ulusal İnşaat Materyali -ülkenin en büyük çimonto üreticisi- 50 ülke boyunca 100 çimento fabrikası kurmayı planladığını duyurmuştur.  

Bu da neredeyse kesinkes daha fazla suç işlenmesi anlamına gelir. İnşaat endüstrisi, çok güçlü bir ulusal inşaanın ana aracı olmasının yanı sıra, rüşvet alıp vermenin de en geniş kanalıdır. Pek çok ülkede bu ilişki o kadar güçlüdür ki insanlar bunu bir indeks olarak görürler: ne kadar çok beton o kadar fazla çöküş.  

Uluslararası Şeffaflık adlı gözcü grubuna göre, inşaat, dünyanın en kirli işidir ve ahlaksızca para kazanmaya maden, emlak, enerji ya da silah piyasasından çok daha eğilimlidir.  Hiç bir ülke buna dayanıklı değildir, ama son yıllarda Brezilya, inşaat endüstrisindeki şaşırtıcı rüşvet ölçeğini en açık bir şekilde göstermiştir.  

Başka yerlerde olduğu gibi, Güney Amerika'nın en büyük ülkesindeki bu çılgın eğilim, sosyal gelişimin bir aracı olarak yeterince zararsız bir şekilde başlamış, sonradan ekonomik bir gerekliliğe evrilmiş, nihayetinde de bireysel açgözlülük ve kestirme yoldan siyasi çare için bir araç olarak yayılmıştır. Bu aşamalar arasındaki ilerleme etkileyici bir hızdaydı. 1950li yılların son zamanlarında ilk devasa ulusal proje, neredeyse hiç bir yerleşime sahip olmayan ülkenin iç kısmındaki bir platoya, yeni bir başkent, Brasília'yı kurmaktı. Bu yüksek rakımlı bölgeye, toprağı örtmek, bakanlıklar ve evler için büyük binalar dikmek için 41 ay gibi bir sürede bir milyon metreküp beton dökülmüştü.

Oscar Niemeyer tarafından yapılan Brezilya Ulusal Müzesi, Brasília, Foto: Image Broker/Rex Features

   

Bunu Amazon yağmur ormanları boyunca uzanan yeni bir otoyol -TransAmazon- takip etti ve sonra da 1970 yılından itibaren Güney Amerika'nın en büyük hidroelektrik güç santrali -Paraguay ile sınır çizen Parana ırmağındaki Itaipu- takip eder. Bu santral Hoover Barajından neredeyse dört kat daha büyüktür. Brezilyalı operatörler 210 Maracana stadyumunu doldurmaya yetecek 12.3 metre küp betonla övünmektedirler. Bu bir dünya rekoruydu, ta ki Çin'in Üç Boğaz Barajı 27.2 metreküp ile Yangtze ırmağını tıkayana kadar.  


İktidardaki ordu, sansürlenmiş basın ve bağımlı yargı ile, generallerin ve müteahhitlerin bütçeden ne kadar parayı hesaplarına geçirdiklerini bilmenin bir yolu yoktu. Diktatörlük sonrası dönemde, 1985'ten itibaren çöküş sorunu aşırı belirginleşti, öyle ki neredeyse hiç bir parti ya da siyasetçi temiz kalamadı.

Birçok yıl boyunca, bunlardan en kötü şöhretlisi São Paulo valisi Paulo Maluf olmuştur.  Minhocão, yani Büyük Solucan olarak bilinen devasa yükseklikteki otobanın yapımı esnasında São Paulo kentini yönetmiştir. 1969'da açılan bu proje için kredi temin etmesinin yanı sıra, sadece dört yıl içerisinde kamu işlerinden 1 milyar $ paranın takip edilebilen bir kısmını Britanya Virjin Adalarındaki gizli hesaplarına aktardığı iddia edildi. Interpol tarafından aranmasına rağmen, Maluf, adaletten onyıllar boyunca kaçarak bir çok kıdemli kamu görevine seçildi. Bu da onun hakkında en yaygın kullanılan, yüksek oranda kamu sinizmini özetleyen şu deyim sayesindedir: "Çaldı, ama işleri de halletti." Bu söz, küresel beton endüstrisini büyük ölçüde betimleyebilir.    

   

Paulo Maluf, Başkan Dilma Rousseff'in suçlanmasına dair bir tartışmada. Brasilia, 2016. Foto: Ueslei Marcelino/Reuters


Ne var ki, Maluf'un Brezilya'nın en rüşvetçi adam ünü geçtiğimiz beş yıl içerisinde geniş bir ihaleye fesat karıştırma ve para aklama ağı soruşturması haline gelen Araba Yıkama Operasyonu tarafından gölgelendi.  Devasa inşaat firmaları -en kayda değer olanları Odebrecht, Andrade Gutierrez ve Camargo Corrêa- bu yayılan planın merkezinde yer alıyorlardı. Plana göre politikacılar, bürokratlar ve aracılar, petrol rafineleri, Belo Monte barajı, 2014 Dünya Kupası, 2016 Olimpiyatları ve bölgedeki onlarca diğer altyapı projelerinin hayli şişirilmiş sözleşmeleri karşılığında  en az 2 milyar Amerikan Doları değerinde rüşvet alacaktı. Savcılar, Odebrecht firmasının tek başına 415 politikacıya ve 26 siyasi partiye rüşvet verdiğini bildirmiştir. 

Bu ifşaların sonucunda bir hükümet düşerken Brezilya'nın önceki başkanı ve Ekvador'un başkan yardımcısı şu an hapishanede. Peru başkanı istifa etmek zorunda kalmış, düzinelerce diğer siyasetçi ve idareci demir parmaklıklar ardına konulmuştu. Yolsuzluk skandalı Avrupa ve Afrika'ya da ulaşmış, Birleşik Devletler Adalet Bakanlığı bu skandalı "yabancı ülkelerin dahil olduğu tarihteki en büyük rüşvet" diye nitelemişti. O kadar büyüktü ki Maluf nihayetinde 2017'de tutuklandığında kimse kılını bile kıpırdatmamıştı.

Böylesi bir yolsuzluk sadece vergi gelirlerindeki bir hırsızlık değil, aynı zamanda çevre suçları için de bir motivasyondur. Milyarlarca ton CO2, sosyal değeri şüpheli projeler uğruna atmosfere salınmış -Belo Monte vakasında olduğu üzere- etkili yerel sakinlerin muhalefetine rağmen ve çevre lisansı veren yetkililerde derin kaygılar yaratarak sıklıkla kabul ettirilmişti.   


Tehlike günden güne kendini gösterse de bu düzen kendini tekrar etmeye devam ediyor. Hindistan ve Endonezya yüksek orandaki beton gelişim aşamasına henüz yeni girdiler. Gelecek 40 yılda, dünya yüzeyinde yeni inşa edilmiş alanın ikiye katlaması bekleniyor. Bunlardan bazısını sağlık açısından fayda getirecek. Çevrebilimci Vaclav Smil, çamurlu zeminin betonla yer değiştirmesi dünyanın en fakir ülkelerindeki parazit hastalıklarını neredeyse % 80 oranında azaltabileceğini tahmin ediyor. Ne var ki, her bir beton yüklü el arabası aynı zamanda dünyayı ekolojik yıkıma daha da yaklaştırmakta.


Chatham House düşünce kuruluşunun tahminine göre, kentleşme, nüfus artışı ve iktisadi gelişim küresel çimento üretimini yıllık 4 milyar tondan 5 milyara çıkaracak. Ekonomi ve İklim üzerine Küresel Komisyonu, eğer gelişmekte olan ülkeler altyapılarını şu anki küresel seviyeye genişletirse, inşaat sektörü 2050 yılına kadar 470 gigaton karbondioksit salınımı gerçekleştireceğini söylemektedir.   

Bu miktar da iklim değişimine dair Paris Anlaşmasını ihlal etmekte. Anlaşmaya göre, eğer ısınmayı 1.5 - 2 derece arasında tutma hedefine ulaşılacaksa dünyadaki her hükümetin çimento endüstrisindeki yıllık karbon salınımını 2030 yılına kadar en azından %16 oranında düşürmesi konusunda uzlaşmışlardı. Bu oran da insan refahı için gerekli olan ekosistem üzerinde ezici bir ağırlık olmaktadır.    


Tehlikeler biliniyor. Chatham House tarafından yayınlanan geçen yılki rapor çimentonun üretilme biçimini yeniden düşünmeyi talep etmişti. Rapor, salınımları azaltmak için üretimde yenilenebilir maddelerin, gelişmiş enerji verimliliğin daha çok kullanılmasını, cürufların daha fazla ikame edilmesini ve en önemlisi de karbon yakalanımı ve depolanma teknolojisinin geniş çapta benimsenmesi tavsiye etmektedir. Gerçi bu teknoloji pahalıdır ve ticari ölçekte endüstride henüz kullanılmamaktadır.   


Mimarlar binaları daha ince yapmanın ve mümkün olduğunda da çapraz lamine ahşap gibi diğer materyalleri kullanmanın sorunu çözeceğine inanıyor. Anthony Thistleton'a göre "beton çağı"ndan çıkmamızın ve ilk olarak bir binanın nasıl göründüğünü düşünmeyi bırakmamızın zamanı gelmiştir.   

Bir mimarlık dergisine verdiği röportajda "beton güzel ve çok işlevlidir, ama ne yazık ki çevrenin niteliğini düşürmektedir. Kullandığımız her materyali ve onun geniş çaplı etkisini düşünme sorumluluğundayız." 

Gelgelelim pek çok mühendis herhangi bir geçerli seçeneğin olmadığını iddia etmekte. Çelik, asfalt ve kartonpiyer, betona göre daha enerji yoğun materyallerdir. Dünyanın ormanları fazladan bir ahşap talep dalgası olmaksızın bile alarm derecesinde çoktan tükenmiş durumda.

Leed Üniversitesi yapı ve materyal profesörü Phil Purnell, dünyanın "betonda zirve" anına ulaşmasının geçmişte muhtemel olmadığını söylemiştir.  

"Ham materyaller neredeyse sınırsızdır ve biz köprüler, yollar ve bir temel gerektiren herhangi bir şey yaptığımız sürece talep görecektir. Neredeyse her açıdan bütün materyaller arasında en az enerji açlığı gösteren maddedir."


Bunun yerine, var olan yapıların daha iyi idame ettirilmesini ve korunmasını, mümkün olmadığında da geridönüşümü güçlendirmeyi talep etmektedir. Günümüzde betonun çoğu çöp depolama alanına gitmekte, çakıllı kum olarak ayrıştırılarak yeniden kullanılmaktadır.  Purnell, eğer levhalara tanımlama etiketleri iliştirilirse bunun materyali taleple eşleştirmeye imkan sağlar, diyerek bu işlemin daha verimli yapılabileceğini söylemiştir. Leeds'teki meslektaşları Portland çimentosuna seçenek oluşturacak keşifler yapıyorlar. Dediklerine göre, farklı karışımlar karbon ayak izini üçte ikiye varan oranda azaltabilir.  

Muhtemelen hala daha önemli olansa akıl yapımızı gelişimsel bir modelden uzaklaştırıp inşa edilmiş doğa yerine yaşam alanlarının, bilgi temelli ekonomiler yerine de doğa temelli kültürlerin geçtiği bir değişim yaşamaktır.  Bu da beton üzerine kurulmuş iktidar yapılarıyla mücadele etmeyi ve de verimliliğin, gelişim için katılaşmaya nazaran daha güvenilir bir temel olduğunu fark etmeyi gerektirir. 


*Kral Canute anekdotu için bakınız (ç.n): https://legionehistoria.wordpress.com/2019/06/13/hukumdarlarinda-siradan-insan-olduklarini-hatirlatan-ingiltere-krali-knud-ve-dalga-durdurma-hikayesi/


**beyaz fil stadyum: Yüksek meblağ ile inşa edilen, lüks ve sonrasında atıl duruma düşen stadyum. (ç.n.)



Kaynak: https://www.theguardian.com/cities/2019/feb/25/concrete-the-most-destructive-material-on-earth

Çeviri: Engin Noyan


29 Mayıs 2020 Cuma

Covid-19 Krizinden Sonra Daha Yeşil Bir Dünyaya Kavuşacak Mıyız?



Kirlilik ve salınımlar azaldı, ama eğer hükümetler belirleyici bir değişimi sürdürmede başarısız olursa bu kazanımlar boşa gidecek.

Milan'da yeni bisiklet yollar işaretleniyor

Günümüzdeki kriz ciddi ve düşündürücü bir gerçeği açığa çıkardı: yıkıcı bir sosyal maliyete ulaşan küresel ekonomik kapanma sadece karbon salınımlarımızı aşağı çekti. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı'nın (IRENA) en son analizi, bu senenin yıllık salınımlarının sadece %6 - 8 arasında düşmesini bekliyor. Salınımlarda böylesi küçük bir düşüş dünyanın karbon yoğunlaşmasında ya da ısıtma potansiyelinde ölçülebilir bir etkisi olmayacaktır. Aslında, 2020 yılı halihazırda şimdiye kadar ölçülen en sıcak yıl olma yolunda.

Birleşik Krallık metereoloji kurumu (Met Office) başkanı Richard Betts'e göre "artan CO2 yoğunlaşmalarında kayda değer bir etkiye sahip olması için yaklaşık olarak %10'luk bir düşüşe ihtiyaç var, ama bundan sonra bile yoğunlaşmalar hala yükselmeye devam edecektir."El Nino gibi doğal süreçler yüzünden tabiattaki karbon düşüşleri daha güçlü olur ya da zayıflarken CO2 yükseliş oranı da yıldan yıla böylelikle değişmektedir." El Nino olayında tropik ormanlar çok fazla karbon tutamamış, sonuçta atmosferdeki CO2 biraz daha hızlı yükselmiştir. La Nina olayında ise tam tersi olmuştur. "Bu etki, şu an salınımlarda yaşadığımız az miktardaki düşüşlerden muhtemelen daha önemlidir."

Küresel ısınmanın 1.5 santigrat derecenin altında (endüstri öncesi seviyenin üzerinde) tutulması amacıyla salınımların 2050'ye kadar her yıl en az %7.6 oranında düşmek zorunda olması düşünüldüğünde üzerinde uzlaşılmış bu uluslararası hedef şimdi alarm verecek şekilde ulaşılamazdır.
    
İklim bilimci Simon Evans'ın Carbon Brief sitesinde söylediği üzere "bu da tehlikeli iklim değişiminden kaçınmaya ve sıfır salınıma ulaşmaya itiraz etmenin inanılamayacak kadar zor olduğunu gösterir." Bu itirazla karşılaştırıldığında küresel ekonomi için sismik içerimlere sahip olduğu görülen bir şey bile, en azından kısa vadede günümüzdeki kriz gibi, okyanusta bir damladır."   

Yine de, daha temiz hava, kentte hızla gelişen vahşi yaşam ve daha az karbon yoğunluklu yaşam biçimine ani ve heyecan verici dönüş tam da bu günlerde neler başarabileceğimizin kapsamını gösteriyor. Bu, iklim ve Covid-19 ikiz fırtınasında yol alırken sadık kalmamız gereken bir şeydir. İklim krizinin daha uygun bir zamanı beklemeyeceğini biliyoruz. Bu krizle ve pandemiyle eşzamanlı başa çıkmalıyız. Ama bu öldürücü hastalık güçlü ve acil tepki doğurmuştur. Hükümetler beklenmedik bir şekilde bu felakete karşı iş - endüstri dünyasıyla ve kamu - özel altyapısıyla ilgilenmek ve bunlara dair adım atmak zorunda kalmıştır.

Hükümetler hiç bu kadar dünya çapında büyümemişti. Pek çok uzman bu sürecin diğer krizlerle de ilgilenmek için, dünyayı tehlikeli küresel ısınma altında tutmamıza imkan verecek sürdürülebilir bir topluma doğru dönüşümsel bir sıçrama yaratacağını öne sürmektedir. Bu eşsiz fırsata tepkimizin nasıl olduğu gelecek bin yıllar için çizilen iklim rotamızı oluşturacaktır.

Deneyimlediğimiz davranışsal değişimler -bazıları daimi kökleşmiş olabilir, yani seyahat ve tüketim biçimleri daha sorumlu- kirliliği azaltmada yardımcı oldu, tıpkı el yıkamanın salgına karşı yardım etmesi gibi. Ne var ki, salınımda beklenen %8'lik bir düşüş bize göstermektedir ki bireysel yapıp ettiklerimiz -arabayı daha az sürmek, iş uçuşu yerine Zoom aracılığıyla toplantıya katılmak- yeterli olmayacak. Eşit şekilde, kimilerinin öne sürdüğü gibi, gelişmenin olmadığı bir ekonomiye geçmenin de bir cevap olmayacağını göstermektedir. Bunun yerine, bizi net sıfır derecesine getirecek atmosferdeki karbonda sonuç verici azalımlara ulaştırmak için uluslararası ve devlet düzeyinde sistemsel dönüşüm gerekir. 

Betty'e göre bu, "küçük değişiklikler yapamayacağımız anlamına gelir; eğer uzun dönemli CO2 yoğunlaşmaları üzerine büyük bir etkiye sahip olacaksak fosil yakıtlara dayanan enerji sistemlerinde ve diğer şeylerde devasa ve uzun süreli değişiklere ihtiyacımız var."

İnsan etkinliğinin aylar içerisinde kısmen ortalama "normal"e döneceğine dair beklentiyle temellenen IRENA çözümlemesine dikkat etmeye değer, öyle ki kapanma sürecinde salınımlarda çok dik bir düşüş eğrisi yaşanması olası görülüyor - Çin'de Ocak ayı karantinası sürecinde CO2 salınımları tahminen %25 oranında düşerken, bu esnada örneğin Hindistan'da bu yılın Mart sonunda şu ana kadar görülen ilk yıllık salınım düşüşü kaydedildi. Nisan ayında ise salınımda %30'luk bir düşüş gözlenmesi bekleniyor. Evan'a göre "ne var ki şu an gördüğümüz, pek çok kısım için, hayli geçici. Yeniden şoför koltuğuna oturduğumuzda arabalar hala petrol yakacak."  

                                                               
Nisan ayında Sidney'in bomboş otoyolları

Bunun yerine, yapısal değişim, insanların elektrikli araçlar için yanıcı motorlarını değiştirmeleri anlamına gelebilir. Daha da temelde, Evan'a göre, "şehirlerimizin inşa edilme ve düzenlenme şeklini yeniden tasarlamayı içermelidir; yolların nasıl yayıldığı ve yaya, bisiklet ve toplu ulaşımın nasıl sağlanacağı değiştiğinde dolayısıyla arabasız ulaşım daha kolay olacaktır."  

Bütün bunlar gündelik hayatımızda yaptığımız bireysel seçimlerin ötesindedir. "Tercihlerimiz toplum tarafından belirlenir, bu yüzden düşük karbonlu bir topluma dönüşmek tek başına bireysel eylemle gerçekleşemez."   

Kentler bu dönüşümü yenilikçi binalar ve altyapı projeleriyle sürdürüyorlar. Bazıları şimdiden arabaları ve kamyonları geçici bir önlem olarak yasaklamakta. Daha da ileriye giden kentler de var: Milan sokaklarında 35 km'lik alan yayalara ve bisikletlilere ayrılırken Brüksel 40 km'lik yeni bisiklet yolları yapmakta, Fransa ise bisikletlileri sübvansiyonlarla teşvik etmektedir. Birleşik Krallık'ta ise hükümet yürümeyi ve bisiklet sürmeyi daha fazla cesaretlendirmek için altyapı planlarına 2 milyar pound ayırdığını duyururken Londra belediye başkanı arabasız köprü ve sokak oluşturmak için yaptıkları ayarlamaları açıkladı. Pek çok şehir döngüsel ekonominin bir biçimini keşfediyor, öyle ki bu döngüde geridönüşüm ve yeniden kullanım aracılığıyla kaynaklar mümkün olduğunca tutularak atıklar en aza indirgeniyor. 

Ekonomist Kate Raworth'a göre, "derin ilişki ağıyla birbirine bağlı, karmaşık bir ağ içerisinde, insan ve gezegen sağlığının iç içe geçtiği bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla hükümetlerin bu karmaşayı -tek kalemde iklim, sağlık, meslek ve finansal istikrarı- ele alıp düşünebilecek akıl yürütme yollarına ve çerçevelerine gereksinimi var."

Örneğin, daha temiz bir hava solumanın keyfinin dışında, korona virüs salgını kirliliğin nasıl da ölümcül olduğunu açığa çıkarmış oldu. Son zamanlarda yapılan bir çalışma, havadaki parçacıklarda küçük bir artışın Covid-19 ölüm oranlarında %15'lik bir artışla ilişkili olduğunu bulmuş, neredeyse kesin bir şekilde kentlerdeki korkunç ölüm oranlarına katkısı olmuştur. İtalya'nın kuzeyindeki yüksek ölüm oranları en yüksek hava kirliliği oranlarıyla bağıntı (korelasyon) ilişkisi vardır. Hava kirliliğini azaltmak genel sağlık yükünü azaltabileceği gibi gelecekteki salgınların bu kadar ölümcül olmasını engellemeye de yardımcı olabilir.

"Yarattığımız çalışma alanı cevaplanması için bir mekana davetiye çıkarıyor: bütün insanların refahı ve gezegenin sağlığına saygı duyarken şehirlerimiz gelişen bu yerde artan insanlara nasıl ev sahipliği yapabilir?" diye soran Raworth, sosyal ve çevresel sürdürülebilir ekonomi için yarattığı "halka" modelini salgın sonrası iyileşme sürecinde Hollanda başkentine uygulamak için Amsterdam ile çalışıyor.

Amsterdam projesi, diğer pek çok proje gibi Covid-19 öncesi tarihlidir. Çevresel korumadaki ivmelenme bir kaç yıldır oluşagelirken belki de bu kriz kamu bilincinde bir devrilme olduğunu ispatlayarak politikalarda anlamlı bir değişime yol açar. Buna ek olarak, pandemi bize uzmanlığın ne kadar değerli olduğunu gösterdi, ve şimdi enfeksiyon hastalık kapmış kimselerin kamu sağlık politikalarını yönlendirmedeki rolünden hepimiz haberdarız, bu, iklim örneklemlerinin ekonomik politikaları yönlendirmede oynayabileceği rolü takdir etmede bize yardımcı olmalıdır.

İstanbul, Taksim metro istasyonunda tek başına bir kedi

Washington'daki Carnegie Bilim Kurumundan Ken Caldeira'ya göre, "virüs yayılımını engellemek için erkenden müdahale etmek, önceden yayılmış virüs sonrası zararı kontrol etmeye çalışmaktan daha çok etkili olduğunu görmemiz gibi, gezegenimiz üzerindeki aşırı sıcaklık yayılımını engellemek için enerji sistemimizi şu an dönüştürmek, bu aşırı ısının sonuçlarına daha sonradan uyum sağlamaya çalışmaktan çok daha etkili olacaktır." 

Kent girişimleri yalnızca buraya kadar ilerleyebiliyor. Nihayetinde, sürdürülebilir bir ekonomi üretmek için hükümetlerin özel sektörle yeni bir ilişki kurmasının vakti geldi. Endüstri, iş dünyası ve insanlar, devlet yardımı için yalvarırken hükümetler sürdürülebilir bir gündem takip etmede hiç bu kadar güçlü bir konumda olmamıştı. Bu sürecin refleksif mali kurtarma yardımlarıyla harcanmaması hayati önemde. Birleşik Devletlerin ve Birleşik Krallığın petrol devlerine mali yardımlarda bulunduğunu, ayrıca Birleşik Krallığın süpermarket devi Tesco'ya, hisse sahiplerine pay ödemesi için yalnızca, vergi ertelemesi sunduğunu önceden gördük. Londra College Üniversitesinden iktisatçı Mariana Mazzucata, "hükümetin yapması gereken, kişisel kar faydası sağlaması için basit bir şekilde para saçmak değil, temsil ettiği ve onlar için seçildiği kamu yararı adına düşünmesi gerekir" demektedir. Ona göre, "bu, iş dünyasına para kazanması için yardım etmek anlamına değil de var olmaları için onlara nakit akışı sağlamak anlamına gelir, ama aynı zamanda da toplumun daha iyi işleyen bir parçası olmaları için kendilerini dönüştürmelerine yardımcı olmak anlamına gelir."

"Hükümet şimdiki gibi bir müzakereci konuma asla sahip olamayabilir. Yaşanılan trajedi düşünüldüğünde ekonomiye trilyonlar akıtılmakta. Dolayısıyla, bu da, uzun zamandır sağlık sektöründe gördüğümüz üzere "kamu-özel ortaklığı"nın parazitik değil de aslında simbiyotik karşılıklı bir ortaklık olmasını sağlamada bir yol olarak kullanılabilir." 

Mazzucata'ya göre, hükümetler uzun vadeli düşünmeli ve örneğin Güney Kore'nin tahahhüt ettiği gibi daha temiz bir ekonomiyi aktif bir şekilde biçimlendirmek için canlandırıcı paketler kullanmalıdır. "Hükümetler kendi başlarına iklim değişimini çözemezler ya da adil bir üretim sistemi yaratamazlar. Hükümetin özel sektöre, özel sektörün de kamu sektörüne ihtiyacı vardır."

Mazzucato ve diğerleri, 2008/9 finansal kriz sonrasında (bu süreçte de salınımlar düşmüştü) yapıldığı gibi devlet yardımlarına koşullar eklenmediğinden oluşan hataların tekrarlanma tehlikesi olduğunu savunuyor. "10 milyar dolar yardım aldıktan sonra Goldman Sachs rekor kazanç elde etmek için geri geldi."

Hollanda, Schipol havaalanındaki atıl uçaklar
"Hükümetin aynı sistemi tamir etmede yardım için sadece orada olmadığını, içinde yaşamak istediğimiz toplum ve ekonomi türünü biçimlendirmede gerçekten ortaklaşa yaratımda bulunmak için bulunduğunu öğrenmemiz gerekiyor. Biliyoruz ki istediğimiz tür ne fosil yakıt kullanılan bir ekonomi, ne finansallaştırılmış, ne de eşitsiz bir ekonomidir. Ne var ki böylesi bir ekonomi kendi başına gerçekleşmeyecek. Politikaların ekonominin içine yerleşmesi gerekir. Hükümetler, yardım kontratlarına, yatırım, yenilik ve endüstrinin dönüşümünü gerektiren güçlü koşullar koyması gerekir; bu uzun vadeli hedefleri gerçekleştirmede bize yardımcı olması için aynı zamanda topluma da geniş oranda koşullar sunması lazım."    

Fosil yakıt şirketlerine yapılan sübvansiyonları sona erdirmek kolay bir kazanım olacaktır. Geçmişte olduğu gibi, fosil yakıtlara yatırım hücumunu mahmuzlanmasından ziyade petrol fiyatlarında görülen dalgalanma petrolü yatırım için geçici ve belirsiz bir mal haline getirmektedir, özellikle de ülkeler yabancı bağımlılığına karşı kaygı içerisindeyken. Petrol fiyatlarının hızla taban yapması, bütün fosil yakıtlarında yerel çıkarımın sonunu aslında getirebilir. Dolayısıyla, özellikle fiyatlar gittikçe ucuzlarken ve piyasada uzun vadeli belirginlik varken yerel yenilenebilir altyapının desteklenmesi şimdi akla uygun geliyor. Uzun süreli bir durağanlık tüneline girerken kamu sektöründeki işlerin kapsamı ve merkezsizleşmiş endüstrideki gelişim dönüştürücü olabilir. 

IRENA, yenilenebilir yatırımın 2050 ve şimdi arasında yaklaşık 100 trilyon dolarlık küresel ekonomik üretim kazanımı ile yeniden düzelmeyi ateşleyebileceğine inanmaktadır. Bu esnada, Nature'da yayınlanan bir araştırmaya göre küresel ölçekte uzlaşılmış sera gazı salınım hedeflerinin karşılanmamasından doğan ekonomik risk daha kötü olabilir.

Biz virüs salgınıyla bu kadar meşgulken Greta Thunberg liderliği, okulu kıran öğrencilerin ve Yokoluş İsyanı etkinlikleri ile bu yıla kadar önemli ilerlemeler sağlayan çevre hareketinin gündemden düşme riski de var. Çokça beklenen 2020 BM iklim değişikliği konferansı, ki bu konferans ülkelerin Birleşmiş Milletlerce 2015'te Paris'te anlaşılan hedefleri nasıl karşılayacaklarına dair planlar oluşturacaktı, Kasım ayından 2021'in ilk aylarına ertelendi. Bu arada, birkaç ay önce Avustralya'yı kasıp kavuran ölümcül orman yangınlarını, ya da geçen yıl yaklaşık 7 milyon insanı yerinden eden aşırı hava durumlarını, ve ya Antartika'daki rekora yakın erimeyi unutmamız olası.  

Salgının daha az oranda dünyanın dikkatini çekmesini beklemeyi tercih eden çevreciler yine de iyimserler. Bu yılki Birleşik Devletler başkanlık seçimleriyle birlikte, gelecek yılın iklim konuşmaları, krizle ilgilenmeye hazır aydınlanmış bir liderden fayda sağlama şansına şimdiden sahip olabilir.   

Sıfır-karbonlu bir toplum için kampanya yürüten Possible (Mümkün) organizasyonundan Alice Bell'e göre, "biz çevrecilere karantina sürecinde dahi bir rol düşüyor, havacılık yardımlarına karşı çıkma gibi. Şimdiden eylem toplumuna dönüşmüş durumdayız. İnsanlar topluluklar içerisinde yeni ilişkiler kurdular ve biz, söz gelimi, parkların kapanmasına dair tartışmaları izlemekteyiz. Bu salgın yaşam ve çalışma şeklimizi geniş oranda değiştirecek."  


Llandudno'da gezintiye çıkmış keçiler

Küresel sorunlar küresel işbirlikleri gerektirir. Kimi ülkelerin ulusalcı tepkilerine rağmen salgının çözümünün uluslararası olduğu görülmüştür: bilim insanları ve sağlık çalışanları bilgi, kaynak ve teçhizat paylaşmakta ve daha önce hiç olmadığı kadar etkili tedavi, test ve aşı arayışında tek vücut halde birbirlerine destek vererek tavsiyelerde bulunmaktalar. Aynı uluslararası işbirliği ruhu ekonomimizin ve enerjimizin dönüşümünde çözümler üretmede gereklidir, teknoloji ve bilginin hızı bunu mümkün kılar. Zengin ülkelerin geniş çaplı küresel bir ekonomik program dahilinde kaynak bakımından bereketli ama fakir ülkelerle işbirliğine gitmesi harika olmaz mı? Mineral ve ürünlerin güneydeki sürdürülebilir üretimi zengin ülkelerin düşük karbonlu dönüşümüne yardımcı olabilir. Sürdürülemez endüstriyel genişleme yerine, salgın sonrası ekonomi, insanları ve gezegeni yeni hastalıklar üreten ekolojik yıkım türlerinden ve hepimizi tehdit eden iklim felaketinden koruyacak bir şekilde yönlendirilebilir. 

Hollanda'da, örneğin, 170 akademisyen bir araya gelerek ekonomik değişim için beş maddelik radikal bir manifesto yayınladılar. Bu maddeler kritik kamu sektörü alanlarında, temiz enerji, eğitim ve sağlıkta yatırımları; petrol, gaz, madencilik ve reklam sektörlerinin radikal bir şekilde küçülmesini; özellikle işçilerin, küçük işletme sahiplerinin ve güneydeki ülkelerin borçlarının ertelenmesini; azaltılmış çalışma saatlerini, iş güvenliğinin tanınmasını ve evrensel temel gelirin yeniden dağıtımını içermektedir. 

Belki de daha temiz, sessiz ve yardımsever alternatifleri deneyimlediğimiz için pek çok insan gerçekten normale geri dönmek istemeyecek (bir ankete göre Britanyalıların sadece yüzde 9'u salgın öncesi koşullara dönmek istiyor). Belki de bunu değişim için bir yetki olarak tanımalı ve normale alternatif bakmalı, kırılmış parçalarından daha iyi bir dünya yaratmak için bu felaketten dersler almalıyız. 

Yazar: Gaia Vince



13 Ocak 2020 Pazartesi

İklim Krizi ile Militarizmin Kesiştiği 10 Yol


Küresel ölçekte dalga dalga yükselen çevre adaleti hareketi, küresel ısınmanın ırk, yoksulluk, göç ve halk sağlığı gibi konularla bağlantısının nasıl gerçekleştiğini kasten kesişimsel olarak gösterir. İklim kriziyle çok yakından ilişkili olup da az oranda dikkat çeken bir alan da militarizmdir. Bu yazıda, bu konular ve bunların çözümleri iç içe geçtiği durumlarla gösterilmektedir.  



1. ABD askeri gücü dev petrol şirketlerini ve diğer madenci şirketlerini korumaktadır. Amerikan ordusu, ABD şirketlerinin dünyadaki maden endüstrisi materyallerine, özellikle de petrole erişimini sağlamak için sık sık kullanılır. Irak'a karşı yapılan 1991 Körfez Savaşı apaçık ve utanmaz bir petrol savaşıdır. Günümüzde, Amerikan ordusunun Suudi Arabistan'ı desteklemesi ABD'nin petrol yakıt endüstrisinin petrol erişimini denetleme kararlılığıyla ilişkilidir. Yüzlerce ABD askeri üssü dünyanın kaynak bakımından zengin bölgelerine ve stratejik ticari güzergahlara yayılmışlardır. Ordumuzun dev petrol şirketlerinin koruyucusu olarak hareket etmesini durdurmadıkça bu fosil yakıt döngüsünden çıkamayız. 


Dünyadaki Amerikan Askeri Üsleri
2. Pentagon, tek başına dünyadaki fosil yakıtların en büyük tüketicisidir. Eğer Pentagon bir ülke olsa, Finlandiya,Norveç ya da İsveç gibi ülkelerden daha büyük fosil yakıt kullanımıyla tek başına dünyanın 47. en büyük sera gazı salanı olurdu. Amerikan ordusunun salınımları büyük oranda silah ve teçhizat yakıtlarından ve de dünyadaki 560,000'den daha fazla yapının ışıklandırma, ısıtma ve soğutmasından kaynaklanmaktadır.   

3. Pentagon, bizim ciddi bir şekilde iklim krizi için ele almamız gereken maddi kaynağı tekelinde tutmaktadır. Amerikan ulusal güvenliğine en büyük tehdidin İran ya da Çin değil de iklim krizi olduğu günümüzde, federal hükümetin yıllık ihtiyari bütçesinden yarısından fazlasını askeriye harcamaktadır. Pentagon'un halihazırdaki bütçesini yarı yarıya kessek bile hala Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore'nin toplam askeri bütçesinden daha fazlası kalır. O zaman da tasarruf edilen 350 milyar dolarlık Yeni Yeşil Anlaşmaya aktarılabilir. 716 milyar dolarlık 2019 ordu bütçesinin sadece %1'i 128,879 doğa dostu iş altyapısının fonlanmasında yeterli olacaktır.  

4. Askeri operasyonlar, sonrasında toksit bir miras bırakır. Amerikan askeri üsleri arazileri tahrip ederek toprağı ve içme suyunu kirletir. Okinawa'daki Kadena askeri üssündeki Amerikan Hava Kuvvetleri yerel arazi ve suyu, arsenik, kurşun, PCB, asbest ve dioksin bulunan tehlikeli kimyasallarla kirletti. Burada, evimizde EPA 149'un üzerinde mevcut ya da eski askeri üssü SuperFond siteleri olarak tanımladı, çünkü Pentagonun yarattığı kirlilik yerel toprak ve kaynak sularını insan, hayvan ve bitki hayatına büyük oranda tehlike yaratacak şekilde bıraktı. 2017 hükümet raporuna göre, Pentagon kapalı üslerin çevresel temizliği için önceden 11,5 milyar dolar harcamış durumda ve tahminen 3,4 milyar dolar daha ihtiyaç duyulacak. 


Foto: Majdi Fathi

5. Savaşlar, insan sağlığını ve iklim esnekliğini sürdürmede önemli olan kırılgan ekosistemleri tahrip eder. Doğrudan savaş, doğası gereği, araziyi ve altyapıyı yok eden kara işgali ve bombalamalar yoluyla çevrenin yıkımını içerir. Gaza Şeridi, 2008 ila 2014 arasında üç büyük İsrail askeri saldırısında zarar görmüştür. Bu bombalama operasyonları kanalizasyon işleyişini ve enerji tesislerini hedef alarak Gaza'nın kaynak sularının %97'sini maden tuzu ve lağımla kirletmiş, dolayısıyla insan tüketimi için elverişsiz bir hale getirmişti. Yemen'de, Suudi öncülüğündeki bombalama operasyonları, şu an her gün 2000'den fazla vakanın raporlandığı insani ve çevresel felakete yol açmıştır. Irak'ta, Pentagon'un 2003'teki yıkıcı işgalinin ardında bıraktığı çevresel toksinlerin içerdiği zayıflatılmış uranyum Amerikan üsleri yakınında yaşayan çocukların doğuştan kalp rahatsızlıklarına, kansere, omurga bozukluklarına, lösemiye, yarık dudaklara sahip çocuklar ile kayıp ya da engelli ve felçli çocuklar bırakmıştır


6.  "Tehdit çarpanı" olan iklim değişikliği daha şimdiden tehlikeli sosyal ve politik durumları daha da kötüleştirmiştir. Suriye'de 500 yıl içerisinde görülen en kötü kuraklık ürün kıtlığına neden olarak çiftçileri şehirlere göç etmeye zorlamış, işsizliği ve politik düzensizliği daha da kötüleştirerek 2011'deki ayaklanmaya katkıda bulunmuştu. Benzer iklim krizleri, Orta Doğu boyunca diğer ülkelerde, Yemen'den Libya'ya çatışmaları tetiklemiştir. Küresel sıcaklıklar yükselmeye devam ettikçe daha fazla ekolojik felaket, kitlesel göç ve savaş görülecektir. Ayrıca, daha fazla sınır içi silahlı çatışmalar -iç savaş da dahil- olacak ve bu çatışmalar sınır ötesine sıçrayarak bütün bölgeyi istikrarsızlaştıracaktır. En fazla risk taşıyan bölgeler Sahara altı Afrika, Orta Doğu ve Güney, Orta ve Güneydoğu Asyadır. 

7. ABD, iklim değişimini ve savaşları ele alan uluslararası anlaşmaları engellemektedir. ABD kasten ve mütemadiyen dünyanın, sera gazı salınımlarını kesme ve yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırma amacı taşıyan iklim kriziyle mücadele eden kolektif çabaları baltalamaktadır. ABD'nin 1997 Kyoto Protokolüne katılmayı reddetmesi ve Donald Trump'ın 2015 Paris İklim Anlaşmasından çekilmesi doğayı, bilimi ve geleceği açık bir şekilde önemsemediğinin en son örnekleridir. Benzer bir şekilde, ABD, savaş suçlarını soruşturan Uluslararası Ceza Mahkemesine katılmayı reddederek tek yanlı işgal ve yaptırımlarla uluslararası hukuku çiğnemekte, Rusya ile nükleer anlaşmalardan çekilmektedir. Orduyu diplomasiden üstün tutarak, "güçlü olan haklıdır" mesajını vermekte, iklim krizi ve askeri çatışmalara çözüm bulunmasını zorlaştırmaktadır. 


Foto: Salwan Georges/The Washington Post via Getty Images
8. Kitleşel göç, hem iklim değişikliği hem de çatışmalar tarafından körüklenmekte, göçmenler genellikle militarize baskılarla karşı karşıya kalmaktadır. 2018 Dünya Bankası Grubu raporu, dünyanın en yoğun nüfuslu gelişmekte olan üç bölgesinde (Sahra altı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika) iklim değişikliğinin etkilerinin 2050 yılından önce 140 milyondan fazla insanın yerinden edilmesine ve iç göçüne yol açabileceğini tahmin ediyor. Şimdiden Orta Amerika'dan Afrika'ya ve Orta Doğu'ya milyonlarca göçmen çevresel felaketlerden ve çatışmalardan kaçıyor. ABD bölgesinde göçmenler kafeslere kitlenmekte ve kamplarda mahsur kalmaktadır. Akdeniz'de binlerce mülteci, tehlikeli deniz seferlerine çıkmaya çalışırken öldü. Bu arada, bu bölgelerdeki çatışmaları körükleyen silah tüccarları mültecilere karşı sınırları güvence altına almak için silah satmaktan ve gözaltı tesisleri  inşa etmekten çok büyük kazanç sağlıyor.

9. Militarize devlet şiddeti, ortak inisiyatifli çevresel yıkıma direnen topluluklara karşı dengelenir. Topraklarını ve köylerini petrol sondajlarından,  madencilik şirketlerinden, çiftlik sahiplerinden, tarım işletmelerinden vb. korumak için mücadele eden topluluklar genellikle devlet ve paramiliter şiddet ile karşılaşmaktadır. Bunu bugün, yerli halkların ormanlarının toptan kesilmesini ve yakılmasını durdukları için öldürüldüğü Amazon'da görüyoruz. Berta Caceres gibi aktivistlerin nehirlerini korumaya çalıştıkları için vuruldukları Honduras'ta görüyoruz. 2018'de dünya çapında öldürülen 164 belgelenmiş çevreci vaka vardır. ABD'de, güney Dakota'da Keystone petrol boru hattını inşa etme planlarını protesto eden silahsız yerli göstericiler göz yaşartıcı gaz, fasulye torbası mermileri ve sıfırın altındaki su toplarıyla kasti hedef alan polisler tarafından karşılandı. Dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, olağanüstü hal yasalarını iklim ile ilgili ayaklanmaları kapsayacak şekilde genişleterek "eko-terörist" olarak adlandırılan ve karşı ayaklanma operasyonlarına maruz kalan çevre aktivistlerinin baskı altına alınmasını kolaylaştırıyor. 

10. İklim değişikliği ve nükleer savaş gezegene yönelik varoluşsal tehditlerdir. Felaket niteliğindeki iklim değişikliği ve nükleer savaş, insan uygarlığının varlığına yarattıkları varoluşsal tehdit açısından benzersizdir. Nükleer silahların yaratılması -ve bunların yayılması- küresel militarizm tarafından teşvik edildi, ancak nükleer silahlar nadiren bu gezegendeki yaşamın geleceği için bir tehdit olarak kabul ediliyor. Dünyadaki nükleer silahların %5'inden daha azını içeren çok "sınırlı" bir nükleer savaş bile 2 milyar insanı riske atarak felaket niteliğindeki küresel iklim bozulmasına ve dünya çapında bir kıtlığa neden olmaya yeterli olacaktır. Atom Bilimcileri Bülteni, ikonik Kıyamet Saatini gece yarısına 2 dakika kalaya ayarlayarak Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması'nın onaylanmasına ciddi bir ihtiyaç olduğunu gösterdi. Çevresel ve nükleer karşıtı hareket, gezegenin hayatta kalmasına yönelik bu tehditleri durdurmak için el ele çalışmalıdır.

Kritik çevresel projelere yatırım yapmak için milyarlarca Pentagon doları kullanılması ve savaşın çevresel yıkımının ortadan kaldırılması için yaşanabilir, huzurlu bir gezegen talep eden hareketlerin "savaşa bir son verilmesi" yapılması gerekenler listesinin en üstünde yer alması gerekiyor.


Medea Benjamin, Barış için PembeKod organizasyonun eşkurucusu ve Inside Iran: The Real History and Politics of the Islamic Republic of Iran kitabının yazarıdır. Savaş ile iklim arasındaki kesişimlerin tam anlamıyla kavramak için Gar Smirth'in War and Environmental Reader kitabı okunabilir.

Kaynak: https://www.codepink.org/10_ways_that_the_climate_crisis_and_militarism_are_intertwined

Çeviri: Engin Noyan