Çeviri Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çeviri Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2019 Cuma

Prens, Aşk ve Saat



Valleluna Prensi Michael, parkta en sevdiği banka oturmuş, gecenin serinliğinde kendini hayat dolu hissediyordu. Diğer banklarda da kimsecikler yoktu. Serin hava pek çok kişiyi evine göndermişti.


Ay, parkın doğu yakasındaki evlerin üzerinden yükseliyor, çocuklar gülüp oynuyorlar, yakın sokakların birinden yumuşak bir müzik geliyor, bu küçük parkın etrafında at arabaları turluyordu.
Sokağın üzerinde seyahat eden trenler hızla geçip gitmişlerdi. Bu arabalar ve trenler, yabani sesleriyle parkın dışındaki hayvanlara benziyorlardı. Ancak parkın içerisine giremiyorlardı, burası güvenli ve sessizdi. Ağaçların boyunu da geçen uzun ve eski bir yapının içerisinde büyük, yuvarlak ve parlayan yüzüyle ışıklı bir saat yer almaktaydı.

Prens Michael'ın ayakkabıları eski püsküydü. Hiçbir ayakkabı tamircisi onları yenisi gibi yapamazdı artık. Kıyafetleri de yırtık pırtıktı. Yüzünü saran sakalları iki haftalık olmuş, bütün renklere —gri, kahverengi, kırmızı ve yeşil-sarı— bürünmüştü. Şapkası ise ayakkabı ve diğer kıyafetlerinden daha eski ve delik deşikti.

Prens Michael en sevdiği banka oturdu ve gülümsedi. Eğer isterse parkın etrafında görebildiği her evi satın alacak yeterli paraya sahip olması, onu mutlu eden bir düşünceydi. Bu gururlu New York kentindeki zengin biri kadar çokça altını vardı. Kral ve kraliçelerle masaya oturabilir, dünyadaki bütün iyi şeyler —sanat, zevk, güzel kadınlar, onur— onun olabilirdi. Ne zaman onları almayı tercih etse hayattaki bütün tatlı şeyler Valleluna'lı Prens Michael'ı bekliyordu. Gelgelelim, o, bunun yerine bir parkta, bir bankın üzerinde hırpani kıyafetleriyle oturmayı tercih ediyordu.

Tercih ediyordu, çünkü hayat ağacı meyvelerinin tadına bakmıştı ve bu tadı sevmemişti. Burada, bu parkta dünyanın atan kalbine yakın hissetmişti kendini. Bu parkın, meyvelerin tadını unutmada yardım edeceğini umuyordu. 

Bu düşünceler Prens Michael'ın aklından bir rüya gibi geçivermiş, rengarenk yüzüne bir gülümseme yayılmıştı. Bu şekilde, eski püskü kıyafetlerle oturup diğer insanları incelemeyi sevmişti. Bu insanlar için iyi şeyler yapmayı çok sevmişti. Vermek, bütün zenginliklere sahip olmaktan daha çok tatmin ediyordu onu. Başı sıkışan insanlara yardım etmek onun başlıca zevkiydi. Yardıma ihtiyaç duyan insanlara el verip onları prenslere yaraşır hediyelerle şaşırtmayı seviyordu. Dikkatlice düşünüp taşındıktan sonra bilgece yardım ediyordu her zaman.

Ama şimdi, büyük saatin parıldayan yüzüne baktığında gülümsemesi değişiverdi. Her zaman büyük düşünceler içerisinde olan Prens, zamanı düşündüğünde hep bir parça hüzün hissediyordu. Zaman, dünyayı kontrol ediyor, insanlar, zaman ne emrediyorsa onu yapmak zorunda kalıyorlar, kazanç ve giderleri her zaman bir saat tarafından kontrol ediliyordu. Zaman yüzünden hep bir telaş ve de korku içerisindeydiler. Bu onu üzmekteydi.

Bir süre sonra, gece kıyafetleriyle genç bir adam geldi ve Prense yakın bir banka oturdu. Adam burada yarım saat sinirli bir şekilde kaldı. Sonra da ağaçların üzerinde uzanan ışıklı saatin yüzünü seyretmeye başladı. Prens, genç adamın sıkıntıda olduğunu görebiliyordu. Bir şekilde saatin bu sıkıntının bir parçası olduğunu da görebiliyordu.

Prens yerinden kalkıp genç adamın yanına gitti.

"Ben yabancıyım ve sizinle konuşmamalıyım. Ama sıkıntıda olduğunuzu görebiliyorum. Ben, Valleluna Prensi Michael. İnsanların benim kim olduğunu bilmesini istemiyorum. Bu hırpani kıyafetleri de bu yüzden giyiyorum. Yardıma ihtiyaç duyanlara yardım etmek benim için küçük bir zevk. İlkin, yardıma değeceklerine emin olmalıyım. Bence siz yardım etmeye değersiniz. Ve belki de sıkıntınız sona erebilir, eğer siz ve ben, beraberce ne yapılacağına beraber karar verirsek."

Genç adam Prense parıldayan bir gözle baktı, sonra da güldü, ama hala yüzü sıkıntılı görünüyordu.Yine de birisiyle konuşmaya bir şans verdi.

"Sizinle tanıştığıma memnun oldum Prens" dedi keyifli bir şekilde. "Evet, bilinmek istenmediğinizi görebiliyorum. Bunu anlaması kolay. Yardım teklifiniz için teşekkür ederim. Ne var ki ne yapabileceğinizi anlayamadım. Bu benim sorunum. Yine de teşekkür ederim."

Prens Michael, genç adamın yanına oturdu. İnsanlar çoğunlukla ona hayır deseler de bunu her zaman nazikçe söylerler.

"Saatler" dedi Prens, "her erkek ve kadına ayak bağıdır. Seni oradaki saati izlerken gördüm. Onun yüzü, biz istesek de istemesek de bizi harekete geçirir. Onun yüzündeki sayılara güvenmemeni söylemeliyim. Eğer yapabilseler seni yok ederler. O saate bakmayı kes. Yaşayan erkek ve kadınlara dair ne bilir ki?"

"Ben genelde o saate bakmam" dedi genç adam. "Akşam kıyafetlerini giymediğim zamanlarda bir saat taşırım yanımda."

Prens, "kadınları ve erkekleri, ağaçları ve çiçekleri bildiğim gibi bilirim" dedi samimi ve gururlu bir sesle. "Yıllarca çalıştım. Ve şimdi çok zenginim.Yardım edemeyeceğim sıkıntı çok azdır. Yüzünde nasıl bir ifade olduğunu gördüm. Orada gurur ve iyilik var ve de sıkıntı. Lütfen yardımımı kabul et. Bilge biri olduğunu görebiliyorum. Ne kadar bilgesin göster bana. Yırtık pırtık kıyafetlerimle beni yargılama. Eminim ki sana yardımcı olabilirim."

Genç adam saate yeniden baktı ve yüzü sararmaya başladı. Sonra da parkın yanındaki bir eve çevirdi bakışlarını. Birçok odasında ışıkların yandığı görülebiliyordu.

"Dokuza on var" dedi genç adam. Ellerini kaldırıp sonra da indirdi, umudu yitip gitmişçesine. Ayağa kalktı ve gitmek için birkaç adım attı.   

"Gitme, dur" diye seslendi Prens Michael. Sesi o kadar güçlüydü ki genç adam hızla arkasına döndü ve kısa bir süreliğine güldü.

"On dakika bekleyip sonra da gideceğim" dedi kısık bir sesle, sadece kendisine söylemiş gibi. Sonra da Prense, "Size katılacağım. Bütün saatleri yok edeceğiz. Ve de kadınları."

"Otur" dedi Prens yumuşak bir sesle. "Bunu kabul etmem. Kadınları dahil etmem. Kadınlar saatlerin düşmanıdır. Onlar böyle doğarlar. Dolayısıyla onlar, saatleri yok etmeyi arzulayanların arkadaşlarıdır. Eğer bana güvenirsen sana hikayemi anlatabilirim."

 Genç adam yeniden oturdu ve bir kahkaha attı.

"Güveniyorum, Prensim" dedi. Prensin gerçek bir Prens olduğuna inanmamıştı. Konuşmasındaki eda bunu gösteriyordu. "Şu evi görüyor musunuz, Prens? Üçüncü kattaki üç pencereli şu evi? Bu akşam saat altıda genç bir hanımefendiyle o evdeydim. Onunla evleneceğim, evlenecektim. Ona yanlış yaptım, sevgili Prensim, ve o da bunu duydu. Üzgünüm. Unutmasını istedim. Kadınlardan her zaman böyle şeyleri unutmasını isteriz, değil mi, Prens?"

"Düşünmek için zaman istiyorum" dedi bana. "Ya ilelebet unutacağım ya da yüzünü bir daha asla görmeyeceğim. Saat sekiz buçukta bu evin üçüncü katındaki orta pencereyi izle. Eğer unutmaya karar verirsem uzun beyaz bir kumaş asacağım. O zaman her şeyin önceki gibi olduğunu bileceksin ve bana gelebilirsin. Eğer pencerede asılı bir şey görmezsen o zaman aramızdaki her şeyin sonsuza kadar bittiğini anlayacaksın."

"İşte bu yüzden saati izliyorum. Yirmi üç dakika önce zaman doldu. Neden bir parça sıkıntılı olduğumu anlıyor musun, benim hırpani Prensim?" dedi genç adam.

Prens Michael yumuşak sesiyle "sana anlatmama tekrar izin ver" dedi, "kadınlar saatlerin düşmanı olarak doğarlar. Saatler kötüdür, kadınlar iyidir. Beyaz kumaş yine de görünebilir."

Umutsuzca, "asla!" dedi genç adam. "Marian'ı tanımıyorsun. Her zaman dakiktir. Ona dair sevdiğim ilk şey buydu. Saat 8:31'de her şeyin bittiğini bilmeliydim. Batıya gideceğim. Bu akşamki trene biniyorum. Onu unutmanın bir yolunu bulacağım. İyi akşamlar Prens."

Prens Michael, nazik ve anlayışlı bir şekilde gülümseyerek genç adamı kolundan yakaladı. Prensin gözlerindeki parlak ışık yumuşaktı. Rüya gibi bulutumsuydu.

"Vakti gelene kadar saati bekle. Zengin ve güçlüyüm ve de pek çok kişiden daha bilgeyim. Ama saatin vakti göstermesinden korkuyorum. O zamana kadar benimle kal. Bu kadın senin olacak. Sana Valleluna Prensi söz veriyor. Evlendiğin gün sana yüz bin dolar ve Hudson Nehrinin yanında büyük bir ev vereceğim. Ama o evde saat olmamalı. Bunu kabul ediyor musun?"

"Elbette," dedi genç adam. "Saatleri sevmem."

Ağaçların üzerindeki saate yeniden baktı. Dokuza üç dakika vardı.

"Sanırım biraz uyuyacağım," dedi Prens Michael. "Uzun bir gün oldu."

Daha önce de sık sık yapmışçasına banka uzandı.

Prens, "hava güzel olduğunda herhangi bir akşam beni bu parkta bulursun. Evleneceğin günü kararlaştırdığında bana gel. Sana parayı vereceğim."

"Teşekkür ederim, Prens," dedi genç adam. "O gün gelmeyecek, ama yine de teşekkürler."

Prens Michael derin bir uykuya daldı. Şapkası yerde yuvarlandı, genç adam onu alıp Prensin yüzüne koydu ve Prensin bacaklarından birini daha rahat bir pozisyona getirdi. Perişan haldeki ceketi Prensin üstünü örtecek şekilde çekip "zavallı ahbap" dedi.  

Saat dokuzdu. Kulenin yüksek ve şaşırtıcı sesi saati söylüyordu. Genç adam derin bir nefes alıp eve bir kez daha dönüp baktı. Ve birden sevinç çığlıkları attı.

Üçüncü katın orta penceresinden kar beyazı harikulade bir kumaş sarkıyordu.

Bu esnada eve doğru alelacele giden bir adam parktan geçmekteydi.

"Lütfen bana saati söyler misiniz?" dedi genç adam.

Yoldan geçen adam da saatini çıkarıp "sekizi yirmi dokuz geçiyor" dedi.

Ve sonra da saat kulesine doğru başını kaldırıp "ama o saat yanlış! On yılda ilk defa. Saatim her zaman..."

Ne var ki onu dinleyen kimse yoktu. Arkasını döndü ve genç adamın üçüncü katta üç ışıklı eve doğru koştuğunu gördü.




Sabah vakti iki polis park boyunca devriye atmaktaydı. Görünen sadece bir kişi vardı, uzun park bankında uyuyan bir adam. Ona bakmak için durdular.

"Bu Hayalperest Michael," dedi polislerden biri. "Yirmi yıldır bu parkta bu şekilde uyur. Sanırım fazla ömrü kalmadı."

Diğer polis hayalperestin elindeki bir şeye gözü takıldı. "Şuna bak," dedi. "Elli dolar. Keşke ben de böyle bir rüya görsem."

Ve sonra da Valleluna Prensi Michael'ı sertçe sarsarak onu rüyalarından çıkartıp gerçek hayata getirdi.




Yazan: O. Henry

Çeviri: Engin Noyan
 

20 Nisan 2018 Cuma

Kafes

 https://cdn-images-1.medium.com/max/800/1*Q2whRAEDhZYIxPwYR1UlQQ.jpeg

Buradan çıkış yoktu.

Hücresinin duvarları kalın çimento bloklarından inşa edilmişti. Devasa kapı çelikti. Taban ve tavan betondu ve hiç pencere yoktu. Hücredeki tek ışık, etrafı metalle çevrili bir lambadan geliyordu.

Hiçbir çıkış yolu yoktu ya da ona öyle görünüyordu.

Bilimsel bir deneyin parçası olmaya gönüllü olmuş, insan aklının zekasını ölçmek için de bu hücreye konulmuştu. Hücre boştu, içeri bir şey almasına izin verilmemişti. Ama hücreden kaçmak için sadece bir yolun olduğu söylenmişti. Bu yolu bulması için üç saati vardı.

Kapıyla başlamıştı. Önünde duruyordu, devasa ve griydi. Kapıdaki üç büyük menteşe duvara sıkıca sabitlenmişti, çıkartılamıyordu. Kapı, bu küçük hücre için çok büyük görünüyordu. Bir an, acaba ilk önce buraya kendisinin koyulup sonra da etrafına hücrenin duvarları mı örülmüştü, diye merak etti.

Sonunda kapıdan uzaklaşmış ve etrafına bakınmaya başlamıştı. Çimento kalıplarının gevşek olup olmadığını anlamak için bunları itmeyi denedi. Başka yere açılan bir kapak bulma ümidiyle zemini yokladı. Sonra da tavana hızlı bir bakış attı. Kalkan! Lambayı çevreleyen kalkan! Çabuk çabuk düşünmeye başladı. Aklına aniden bir çözüm gelmişti. Bu metal kalkanı bir alet olarak kullanabilirdi. İhtiyaç duyduğu bir alet! Kaçmasına yardım edecek yolu bulmuştu işte!

Kalkanın altına doğru hareketlenip yakından baktı. İyice, güçlü bir şekilde çekerse yerinden çıkartabileceğine karar verdi. Elini yukarı kaldırarak kavradı ve çekti. Maalesef kalkan tavanda takılı kalmıştı. Yeniden kavradı ve bu sefer çekerken de çevirdi. Yuvasından hareket ettiğini hissetmişti. Hazinesini heyecanla ve sıkıca kavradığında ise yere kapaklanıverdi.

Kalkanın şekli bir koniye benziyordu ve üç uzun metal diş tavana sabitlenmişti. Bu dişler keskindi, ama çelik, beton ya da çimento üzerinde kesikler oluşturabilecek kadar güçlü değillerdi.

Ümitsizliğe düştüğünü hissetti. Bir alet olarak kalkanın yararını görememişti. Burdan kurtulması için ihtiyaç duyduğu bu kalkan değildi.

Sonra aklına parlak bir fikir geldi. Kalkanın metal dişlerinin çelik kapıyı, beton zemini ya da duvardaki çimento bloklarını kesemeyeceği doğruydu. Ama bu dişliler, çimento blokları yerinde tutan harcı delecek yeterli kuvvette olabilirdi. Dişlerden birini çekip çıkardı ve harcı sıkıca kazmaya başladı. Harç, parçalara ayrılıp toza dönüşüyordu. Fikri işe yaramıştı. Eğer yeterince harcı sökerse birkaç çimento bloğunu gevşetebilecek, sonra da onları dışarıya doğru itekleyip kaçabilecekti.
Kapıya yakın iki bloğu seçip azimle ve var gücüyle çalışmaya koyuldu. Dişi düzenli bir hat boyunca saplayarak çimentoyu deliyordu. İhtiyaç duyduğu işte bu dişti. Kaçabileceğinden şimdi emindi. Ne var ki metal dişi aniden dikkatsizce çevirince kullanışsız iki parçaya ayrılmıştı.

İlkin başından aşağı kaynar sular dökülmüşçesine sarsılmış, sonra kalkanın iki dişi daha olduğunu hatırlamıştı. Diğer dişi yerinden söküp çalışmaya kaldığı yerden devam etti. Daha dikkatli olmaya karar vermişti -hiçbir şey yanlış gitmemeliydi. Hala çokça zamanı vardı.

Kısa sürede üç-beş santim harcı delmişti. Ama çimento bloklarının tırtıklı yüzeyi parmak boğumlarının derisini yırtmıştı. Ellerinde acı verici bir çok kesik vardı, kanıyordu. Sırtı ve omuzları aynı şekilde çalışmaktan kasılmıştı. Canı yanıyor, harcın tozu gözlerine ve boğazına kaçıyordu. Çalışması yavaşlamıştı, gittikçe de yavaşlıyordu.

Birden bire ikinci diş de kırıldı.

Bir an, bu bahaneye sığınıp çalışmayı durdurdu. Gelgelelim başarısızlık düşüncesi onu işe geri döndürmüştü. Üçüncü dişi de söktü. Bu son dişti. Çalışmaya geri koyuldu. Kaybetmeyi sevmeyen bir adamdı -kazanmak zorundaydı.

İş yavaşlamış, ellerindeki acıya, omuzlarındaki ağrıya duyarsız kalmıştı. Parmakları üstünkörü hareket ediyor, duvara karşı saldırısında gittikçe güçten düşüyordu.
Harcı yeterince kazımış ve nihayet parçalayabilmişti. Artık, çimento blokları arasından ışığı görebiliyordu.

Yeni bir enerji patlamasıyla harcın geri kalanını da unufak etmişti. Elbette bir çıkış yolu vardı. Ona ulaşmştı, değil mi? Zeka dolu bir aklın her problemin üstesinden geleceğini ispatlamıştı. İşte böyle başarmıştı -kendi zekasıyla.

Tam da bu anda üçüncü diş de elinde kırılıvermişti.

Artık, bir işlevi olmayan parçalara bakakalmış, sonra da gözü dönmüşçesine duvarı yumruklamaya başlamıştı.

Arkasındaki hücrenin kapısı yavaşça açıldı. Zamanı kalmamış, deneydeki rolü sona ermişti.

Deneyden ya da kaçış planından konuşmasına izin verilmedi. Ama neredeyse kaçabilirdi, hatta kaçmak üzereydi, buna emindi.

Aslında, kaçmaya yaklaşamamıştı bile.

Ampülün etrafını saran kalkan sadece ışığın bir gölgeliği olarak konulmuştu. Metal dişlerin bir alet olarak kullanılması düşünülmemişti.

Adam zekiydi, ne var ki zekası onu asıl hedefinden uzaklaştırmıştı. Eğer kalkanı bir alet olarak kullanmakta bu kadar acele etmeseydi, eğer bütün zamanını harcı unufak etmekle geçirmeseydi ve eğer hücreyi araştırmayı bırakmamış olsaydı, gerçek çıkış yolunu bulabilirdi. Girdiği gibi kolayca çıkabileceğini keşfedebilirdi.

Çünkü devasa kapı hiç kilitlenmemişti.

Yazar: Martin Raim
Çeviren: Engin Noyan

19 Nisan 2018 Perşembe

Hoşça Uç, Arkadaşım…



Kimi zaman hayatımızda gerçekleşenlerin anlatmaya değer bir hikayesi var görünür. Bunları, gerçek ve canlı bir rüyanın parçaları olarak hatırlarız.

Birazdan size anlatacaklarım benim başıma gelmişti. Her şey, Porto Riko’nun ortasında uzanan yeşil dağlar arasında yer alan Barranquitas’ta, sevgi dolu, güzel bir kasabada başladı.

Saat öğleden sonra biri gösteriyordu ve hava serindi, gerçi Temmuz ayına çoktan girmiştik. Bir arkadaşımın arabasındaydım, kasabadaki işimizden dönüyorduk. Kasabanın çıkışında, yeşil dağı tırmanmaya başlayacağımız yolun başlagıcında erkek bir çocuk bize işaret etmiş, arkadaşım da arabayı durdurmuştu. Çocuk, elini uzatıp “İki yavru doğan! Her biri bir peso!” dedi. Saman yuvadaki korkmuş haldeki iki yavru kuş belki de içinden çıktıkları kuşun aynısıydılar. Henüz tüyleri bitmemiş, derisi ise çok ince, neredeyse şeffaftı. Kalpleri öyle güçlü atıyordu ki göğüslerinden çıkacak gibiydi.

Her ikisini de satın alıp birini arkadaşıma vermiştim. Korktuklarını bilsem de bu iki kuş bir gün büyüyecek ve gökyüzüne kanatlanmak isteyeceklerdi.

Yolun kalanında arkadaşımla kuşlara dair konuşmuştuk. Doğan, guaraguao* ile akrabadır ve ona çokça benzer. Porto Riko’nun kırsal alanında yaşayan doğanlar, en ılıman dağları tercih eder. Dağ çamuru renkli tüyleri siyah beneklidir. Güçlü pençeleriyle tuzak kurdukları küçük kertenkeleleri ve böcekleri yiyen bu kuşlar eşleriyle birlikte uçmayı severler.

Rio Piedras kasabası, Las Lomas konut gelişim bölgesindeki evime vardığımda ufak, şeffaf kuşu küçük bir tel kafese koyup odamdaki masanın üzerine yerleştirmiştim. Günler geçtikçe beyazımsı büyük lekeleri duvarda, sandalyede ve yatağın bazı kısımlarında fark ediyordum. Kuş büyümeye başlamıştı. Küçük kafes ona dar geldiğinden etrafındaki her şeyi kirletiyordu. Daha büyük bir kafes yaparak onu bundan sonra kalacağı bahçe avlusuna koymalıydım.

Haftalar çok yavaş geçmişti. Çamur renkli tüyleri görünmeye başlamış, bir çocuğun büyümesi gibi vücudu yavaşça şekil almıştı. Dikkatimi her hafta küçük farklılıklar çekiyordu. Yaşayan bir şeyin, örneğin bir tavşanın, bir köpeğin, küçük bir kuşun, diktiğimiz bir ağacın büyüdüğünü görmek bizi duygulandırır. Eğer görmeyi ve çevremizdeki canlıları hissetmeyi öğrenirsek hepimiz bu büyük keyfin tadını çıkarabiliriz.

Aylar geçmiş, avludaki kafes kısa sürede yakışıklı bir doğana yuva olmuştu. Ama sonradan bir tuhaflık dikkatimi çekmişti: gözlerindeki yorgun bakış vahşi doğasıyla uyumsuzdu. Keskin çığlıkları çok geçmeden bitmeyen bir şikayet haline gelmişti. Çığlıkları, büyüdüğü kafesin adeta çok küçük olduğunu söylüyordu. Mesaj açıktı: daha fazla bu tutsaklığa dayanamazdı; gözlerinin yeşil ağaçlara, mavi esintilere, ışıklar içinde bir dünyaya ihtiyacı vardı.

Aynı günün öğleden sonrasında, arkadaşına yardım elini uzatan biri gibi kafesini açtım. Şaşırmıştı, etrafında dört dönmeye başladı. Onun için yeni bir durum olduğundan o an ne yapacağını bilememiş, ben de kafesinden elimle çıkarmak zorunda kalmıştım. Korkmuş ve titreyen pençeleriyle beni sımsıkı kavramıştı. Sonradan onu havaya salınca komşu çiftlikteki ekmekağacının çatalına tüneyecek kısalıkta bir süre uçmuş, akşam vakti gölgeler biraraya gelinceye kadar uzun bir zaman orada kalmıştı.

Gece, küçük yeni ışıklarla dolu büyük siyah kanatlı bir kuş gibiydi. Yeni bir dünyaya kanat çırpan doğanı düşünüyordum. Onun için, o anda, yıldızlar ve ateş böceklerinin yaktığı yeni bir özgürlük, küstüm otu çiçeğinin sade kokusuyla başlamıştı.
Bir sonraki şafak vakti, doğanın ağaçlardaki çığlığı ve kanatlarından çıkan patırtı beni uyandırmıştı. Aç olmalıydı. O, hala tek başına nasıl avlanacağını bilmeyen bir avcıydı.

Yataktan kalkarak buzdolabına gidip bir et parçası almıştım. Çiftliğe giden yola doğru yürüyüp bir ağacın tepesine tünemiş doğanı gözetlemeye başlamıştım. Beni görünce alttaki dallara hareketlenmeye başladı. Bana dikkatle bakıyor, terastaki kafes için özgürlüğünü takas etmek istemiyor görünüyordu. Elimi yavaşça uzatarak özgürlüğünün garantide olduğunu bilmesine imkan tanımıştım. Soğuk seher vakti büyük kanatlarını açarak mahirane bir şekilde en alttaki dallarda dengesini koruyordu. Eti kaptığı gibi çiftliğin uzun çam ağaçlarından birine doğru hızla uçtu. Onu sevinç ve hüzün içerisinde izlemiştim. Üzgündüm, çünkü onu kısa süre sonra bir daha göremeyecektim; sevinçliydim, çünkü yeni keşfettiği yeşil dünyada şimdiden çok mutluydu.

O andan sonra, arkadaşım günde üç defa yemeye karar vermişti, tıpkı hepimiz gibi. En uzun çam ağacından üç kez inecekti: sabah, öğle ve gün batımında. Bir parça eti sevgi dolu bir şekilde elimle sunuyordum. Yukarıdan eti görünce aniden fırlatılmış bir ok gibi saldırmak için kendini hazırlıyordu.

Sonra da koluma tünemişti. Güçlü pençeleriyle beni çizmemeye dikkat ediyordu. Gagasıyla eti yakalayarak yeniden havalanmıştı. Bu her gün oldu. Tanınmaya başlayınca pek çok insan onu görmeye gelmişti. Avcı bir kuş ile bir insan arasındaki arkadaşlık pek az gördüğümüz bir şeydir.

Öğleden sonra eğlenceli bir şey oldu. Ona günlük yemeğini sunduğum an o kadar hızla indi ki koluma konamadı. Başım üzerinde kanatlarını telaşla çırpıyor, vücudunu dengeleme çabasıyla pençelerini başıma geçirdiğini hissediyordum. Korkmamıştım, çünkü arkadaşımın beni incitmemek için içten bir çaba sergilediğinin farkındaydım. Her şeye rağmen kolumu uzatıp yemeğini sunabildim. Yemeği kaptığı gibi onu hışırdayarak bekleyen yeşil ağaçlara doğru geri döndü.
Yemek için günde sadece iki defa geldiğini fark ettiğimde şaşırmış, çok kaygılanmıştım. Sonradan, ona aynı renkten bir arkadaşının gökyüzünde eşlik ettiğini gördüğümde ne olduğunu anlamıştım. Dişi bir arkadaşı vardı ve onla avlanmayı öğreniyordu.

Kısa süre sonra günde sadece bir kez gelmeye başladı. Arkadaşı, çam ağacının alt dallarından birinde onu bekliyordu. Artık şüpheye gerek yoktu: yemek için ne yapması gerektiğini çoktan öğrenmişti ve şimdi gerçek anlamda özgürdü. Şu an düşünüyorum da sadece beni görmek ve hoşça kal demek için birşeyler yemeye gelmiş.

Sonraları, ziyaretleri düzenliliğini kaybetti. Beni ziyaret etmeyi bıraktığı gün önceki birkaç günde bana gerçekten elveda dediğini anladım. Arkadaşım, günlük çabasıyla günbegün kazandığı özgürlüğü sevmeyi öğrenmişti. Bunun onun için kolay olmadığını tahmin ediyorum, ama nihayetinde metal kafesin parmaklıklarından çok daha mutlu olmuş olmalı.

Hoşça uç, arkadaşım… Gökyüzünden, ağaçlardan ve yuvalardan bir arkadaşa sahip olabilmeyi anlamamı sağladın. Hayvanların da bilinmeyenden korkabildiklerini, özgür olmak için hala çabaladıklarını ve öğrendiklerini öğrendim. Seni her zaman senle tanıştığım dağların, kanat çırptığın gökyüzünün, şafak vaktinin ve gün batımının bir parçası olarak hatırlayacağım.

*guaraguao: kırmızı kuyruklu şahin

Wenceslao Serra Deliz
Çeviri: Engin Noyan